Aylin AYAZ YILMAZ
Görüntülenme: 884

Aylin AYAZ YILMAZ

İYİLİĞE DOKUNAN KADIN
Söyleşiyi Yapan: Yeliz Gül Ege
Yer: ZİÇEV Antalya Şubesi
Tarih: 10.10.2019

Galeri

Söyleşi



Aylin Ayaz’ın çocukluğu nasıldı, nasıl bir ortamda büyüdü? O yılların Türkiye’si ve doğduğunuz kentteki çerçeveyi anlatabilir misiniz?
1968, 20 Eylül doğumluyum. Doğma büyüme Antalyalıyım. Annem babam öğretmen. Annemin adı Muzaffer, Antalyalı. Antalya’lıyız ama  tüm ebeveynlerde bir şekilde göçmenlik var. Aramızda, Balkan, Kıbrıs, Girit, Bulgaristan göçmenleri var. İçimdeki hümanistliğim göçmenliğimden kaynaklanıyor olabilir, bütün genlerime işlemiş. Rahmetli babaannem, Trakyalıydı. Annem, babam öğretmen olduğu için yaz tatillerinde üç ay Trakya’ya giderdik. Babaannem üşüdüm diyene yeleğini verirdi, acıktım diyene yiyecek verirdi. Derneklerde çalışmam, maddi durumu yetersiz olanlara yaklaşımım, genlerimden kaynaklanıyor olabilir.
Annemin isminin Muzaffer olması sebebiyle (onu erkek zannediyorlar) Elmalı’nın bir köy okuluna müdür olarak atıyorlar. Babamın tayini de Trakya’dan Elmalı’ya çıkıyor. Annem ile babam 19 Mayıs 1967’de evleniyor, hemen de ben oluyorum. Ben onlarla birlikte birey olarak büyüdüm, benim kızım da öyleydi. Bizim evde herkes birey olarak büyür. Eve bir şey alınacağında hep bana da sorulurdu. Mesela 5’inci sınıfta evin faturalarını ödemeye giderdim, hep bu kız bunu yapar bilinciyle büyütüldüm.
Uzun süre tek çocuktum, annem çok modern bir kadındır. Türkiye’deki ilk süt iznini yapan kadın, ben tek çocuk yapacağım ve ona çok iyi bakacağım diye düşünüyor. Kimsede yokken benim akülü arabam vardı, el bebek gül bebek büyüdüm.
Ailemizin kadınları genelde öğretmen. Biz de çok kitap okunurdu ve ben de çocukluğumdan beri kitap okumaya aşığım. Mesela 5’inci sınıfta İnce Mehmet’i okudum. İlk aşkım edebiyat ikincisi sinema oldu. Üniversite yıllarımda Antalya taşraydı. Ancak Ankara’da film izlerdim, Dost Kitabevi’ne gider kitap alırdım.
İlkokul, ortaokul güzel geçti, liseyi Antalya Lisesi’nde okudum. Gazi Üniversitesi Kimya Mühendisliği bölümü mezunuyum. Mezun olur olmaz kendime kimya laboratuvarı açtım. Bir süre iyi de yürüttüm ama ağır metallerle çalışıyor olmam çocuk yapmamıza engel oluyordu. O sırada Akdeniz Üniversitesi’nde tüp bebek laboratuvarı kurulacaktı ve bana bir fırsat verildi. Hiç düşünmeden kendi yerimi kapattım ve hayatıma tüp bebek (Embriyoloji) girdi. Ondan sonra hayatım değişti, haftanın 7 günü, sabahın 7’sinde laboratuvarı açıyordum ve akşama kadar çalışıyordum, çok da keyifliydi. Kısa bir süre sonra hamile kaldım. Benim anneliğim de biraz farklı oldu, kızım Su bir yaşından itibaren her türlü etkinliğe benimle geldi. Tiyatro, konserler, yurt dışına hep birlikte gittik. Üç yaşında okumayı öğrendi, zeki bir çocuktu. Altı yaşında bir film izlerken, ben yönetmen olmak istiyorum dedi ve şimdi yönetmen oluyor. Ben hep onun önünde hayallerini açtım, çünkü benim de önümü açmışlardı. Eşimle de çift olarak uyumluyuz. Onun hayır dediğine ben evet demem, benim hayır dediğime o evet demez. Eşim Sadık Akdeniz Üniversitesi’nden mezun ama onunla üniversite yıllarından beri birlikteyiz. Uzun süren flört döneminin ardından evlendik, 35 yıldır arkadaşız.
 
Biraz iş tecrübelerinizden bahseder misiniz?
Akdeniz Üniversitesi’nde çalışırken bir yandan da en sevdiğim uğraşlardan biri olan iletişim mastırımı yaptım. “Hasta Hekim İletişiminde Güven Unsurunun Değerlendirilmesi” ile ilgili tez çalışmamla da literatüre yeni bir ölçek kazandırdım.
Kurumsal hayatımdan sonra özel sektörde uzun bir süre ve yurt dışında, Amerika’da Yale Üniversitesi’nde embriyoloji ile ilgili çalıştım. Birçok şehirde tüp bebek laboratuvarı kurdum, denetlemelerini yaptım. 2016 yılında emekli oldum.
ZİÇEV’le nasıl tanıştınız? Neydi sizi ZİÇEV’e bağlayan?
Emekli olduğum ve aktif çalışma hayatını bıraktığım sırada ZİÇEV (Zihinsel Yetersiz Çocukları Yetiştirme ve Koruma Vakfı) Yönetim Kurulu’nda olan bir arkadaşım, çok yardıma ihtiyaçları olduğunu söylüyordu. Beni çok defa aradı, seni alıp buraya getireceğim, senin katkın buraya çok olacak diyordu. Bir gün vakfa geldim, bir kız deli gibi ağlıyordu, bir kız da önümü kesti. Ayağını gösteriyordu ve bir şey anlatıyordu. Sonra yönetim kurulu toplantısına girdim, ayağını gösteren kızın ayakkabısının çıt çıtını açtılar gitti. Ağlayan kıza bir şey söylediler, sustu. Bunları nasıl yapıyorsunuz diye sordum, buraya gelince kalple görüyorsun, öğreniyorsun dediler. İçime bir umut doğdu. İçimdeki gücü keşfettim ve yola çıktım. Önceleri gönüllü olarak ZİÇEV için çalışmaya başladım. Evet, önce gönüllüydüm, sonra yönetim kuruluna alındım, daha sonra başkan oldum.
 
ZİÇEV, Antalya’da kaç yılında kuruldu?
1989 yılında kuruldu.
Burada kaç çocuk var?
Ortalama 100 çocuk var. Bir yıldır başkanım, bir yılda 28 çocuk kaydoldu. Her geçen gün öğrenci sayımız artıyor.
Engelli çocuğunuz olmadan bu işi yapıyor olmanız benim gözümde daha yüce. Çünkü sahip olduğunuzda bunu yapmanızdan daha doğal bir şey yok.
Annem de yetiştirme yurdunda öğretmendi, bu yine genetik kodlardan geliyor. Sizin engelli çocuğunuzun olması önemli değil, çocuğa 0-5 yaş arasında verdiğiniz her uyaran ona bir şeyler öğretiyor. Benim insan olmam yeterli.
ZİÇEV’in projelerinden bahseder misiniz? Antalya şubesi nasıl bir fark yarattı, hayata geçirilen projelerin çocuklara bir getirisi oldu mu?
Arnavut fotoğraf sanatçısı Soela Zani’nin sanat tarihinin ünlü tablolarından esinlenerek Down Sendromlu çocuklarla birlikte gerçekleştirdiği fotoğraf projesinden ilham alarak oluşturduğumuz “Kusursuzluğun Yansıması” projesinden bahsetmeliyim. Özel bir okulun 26 lise öğrencisiyle bu projeyi gerçekleştirdik. Yaklaşık 1 yıl süren bir çalışma sonucu bizim çocuklarımızın katkısıyla da 14 tablodan oluşan müthiş bir koleksiyon oluşturduk. Önce Okulda sonra Akra ve İnnvista Otel’de,  son olarak da ATSO Kaleiçi Evi’nde sergiler açtık. Tablolara ilgi çok büyük oldu hepsini satmayı başardık. Şimdi bu tablolardan oluşan takvimler hazırlıyoruz.
Bir diğer projemizde arkadaşlarımla tiyatro grubu kurduk, sergileyeceğimiz oyunun geliri de ZİÇEV’e gidecek. Grubumuzun adı Gülen Kadınlar, hatta cep sahneyi kurarsak her Çarşamba o sahnede oyunu sahnelemeyi hayal ediyoruz.
“Hayata Bağlayan Atölyeler” düzenliyoruz. Ben dedim ki bu halkı buraya çekmek ve buradaki çocuklarla entegre etmek zorundayız. Bir yandan şunu da göstermek istiyorum, bakın bu özel çocuklarla çalışabiliyor, çok güzel işler başarılabiliyor. Bir yandan da profesyonel kişiler tarafından ilgili kişilere hobiler oluşturabilecek belki meslek edinebilecekleri uğraşların eğitimlerini veriyoruz.
Başka bir proje olarak vakfımızda bir duyu bütünleme atölyesi yaptık. Bu sayede otizm, öğrenme ve davranış problemi yaşayan çocuklarımıza burada destek sağlayacağız.
Halen devam eden 2 projemiz var. Yine özel bir okulun öğrencileriyle bizim öğrencilerimizden oluşan karma bir koro kuruyoruz. Yılsonunda konserler planlıyoruz. Hem üretim ve satış gerçekleştirmek hem de özel çocuklarımızı toprakla bütünleştirmek için tarım projelerimiz var.
Mutlu Portakal oluşumunuzdan bahseder misiniz?
Gülşah, Evşen ve Simge adında bir arkadaşımla, İstanbul’daki alışveriş şenliklerini neden Antalya’da yapmıyoruz dedik. Mutlu Portakal, ZİÇEV için kurulmadı. 2015 yılında bu düşüncemizi hayata geçirdik, 2015 yılının Aralık ayında alışveriş şenliği yapmayı planladık, ama oluşumumuz yoktu. O zaman ZİÇEV yararına yapalım, biz paraya hiç dokunmayalım, tüm kazandığımız parayı ZİÇEV’e bağışlayalım dedik. İlkini ZİÇEV yararına yaptık, tüm geliri vakıf kasasına girdi. İkincisini yapmadan önce kadın kooperatifi kurduk. Amacımız sektördeki kadınlarla evden iş yapan kadınları buluşturmaktı. Örnek vermek gerekirse, engelli anne evde bir şey yapıyor ve satamıyor, onu halkla buluşturduk. 4 yıl Antalya’nın çeşitli yerlerinde alışveriş şenliği yaparak çok sayıda kadın girişimciye destek olduk.
Kaç kadını sektörle buluşturdunuz?
Çok sayıda… Bir rakam vermek zor ama en az 25-30 vardır herhalde. Şirket kurdular, marka oldular, dükkan açtılar ve birlikte iş yaptılar. Mutlu Portakal, ATSO tarafından düzenlenen 2017 yılı Antalya'nın Fark Yaratan Kadın Girişimcileri Ödülü Yarışması'nda ödüle layık görüldü.  
Adı nasıl ortaya çıktı?
Antalya’ya has bir şey olsun mutluluk saçsın diye düşünüyorduk. Antalya’nın simgesi portakal, mutluluk saçsın, “Mutlu Portakal” olsun dedik. Antalya markası yaratmak istedik.
Girişimler ve sosyal sorumluluğu yüreğinde yansıtan Aylin, dünyaya bir daha gelse kadın olmak ister mi? Tekrar Aylin Ayaz olarak gelmek ister mi?
Kesinlikle isterim.
Kitap okumak dışında hobiniz var mı?
Yoga çok severim. Yaklaşık 20 yıldır yoga yapıyorum. Salı ve Cuma sabahları mutlaka yoga yaparım. Tekneyle bütün dünyayı gezebilirim. Sinemayı çok severim. Sinemayla çok güzel mesajlar veriliyor, sinema benim dünyam. Mesela, Altın Portakal Film Festivali kapsamında yayınlanan tüm filmleri izlerim.
Gençlere mesajınız nedir? Antalya Kadın Müzesi hakkında ne düşünüyorsunuz?
Antalya Kadın Müzesi’ni Yeliz Gül Ege ile tanıdım, Yeliz’in bu müze için çabalarını takdir ediyorum. Eğer bir toplumda kadın eğitilirse daha iyi yerlere geleceğini biliyorum. Hiçbir sorunun, dünyada savaşların bile kalmayacağını biliyorum. Antalya’da böyle bir sanal müzenin olması bizim için çok gurur verici, bu müzede yer aldığım için çok mutluyum. Çok teşekkür ederim. Dilerim, bu müzedeki tüm söyleşileri Antalya halkının tamamı okur.
Toplum olarak, birbirimizin farklılıklarına hoş̧ görüyle yaklaştığımız müddetçe gelişebiliriz. Sizlerin de bu yolda bizimle el ele verip, sevgiyle ilerlemeniz dileğiyle...

 
 
Aylin AYAZ YILMAZ